22 Haziran 2015 Pazartesi

Allah hırsızın da namuslusunu versin

Hani Arif'in Manchester'a attığı golü seyredeyim derken bir bakarsın sağa sola tıklaya tıklaya kendini Top Ten Pokemon Fights videosunda bulmuşsun... Youtube böylesine sinsi çalışan, elini versen kolunu kapan cinsten bi alem...

İşte bu alem bigün beni de kaptığı gibi 'Sincap Yutan Piton' videosuna savurdu. O gün ne arıyordum da yolumu hangi ara kaybettim, hiçbir fikrim yok (dedim ya, sinsi bu Youtube), fakat o salak sincaba baya bi kızdığımı hatırlıyorum.

Salak ki ne salak. Piton yaklaşıyor yalana yalana, bu durmuş arka ayaklarının üzerinde havadaki kelebeği izliyor. Dünya yansa umuru değil, derdi zoru şirinlik... Lan geliyor piton! Bak etrafını sardı, şimdi saldıracak! Kaçmak şöyle dursun, gidip bir de pitonun burnunu falan kokluyor sersem kemirgen. Israrla bi sevimlilik, bi şov hali. Sanki az daha kastırsa Chipmunks'ta Alvin rolünü kapacak! Pitonun öldürücü hamlesinden bir iki saniye önce, Khazad-dûm Köprüsü'ndeki Gandalf gibi son nefeste, "Run, fool!" diye fısıldıyorum. Fayda etmiyor.

Ve beklenen son.

Dedim ya, çok kızdım bu işe. Zaten bi 5 dakika ayırayım derken Şişli Etfal'e sıçan teyze senin, "cumhurbaşkanını ıstırırım, yalarım" diye kaş göz yapan amca benim, temiz bir yarım saatime kıymışım. Bu zırzop hayvan da tuz biber ekti üstüne. Hele bi de piton efendinin sanki gergedan devirmiş gibi kasım kasım kasılması yok mu? Lanet olsun Youtube sana! Hışımla kapattım bilgisayarı.

Bu elîm hadiseyi müteakip tam 1 ayın ardından hayat geçti karşıma... Ve dedi ki olm Umut, hani o kızdığın sincap var ya, senin de ondan pek bir farkın yok aslında. Nasıl mı?

Hack'lendik biz şirket olarak.

Hey gidi Umut Efendi! Veri güvenliği ve yedekleme gibi konularda 5 sene öncesinin teknolojik standartlarına göre önlemler almışsın ya, kendini emniyette sanıyorsun. Ah, alık insan! Hacker dediğin senin gibi yerinde saymıyor ki; yöntemlerini günbegün geliştiriyor, sen arka ayaklarının üzerinde şirin şirin ticaretini yaparken usulca yaklaşıp etrafını sarıyor.

Basit şifreler, yol geçen hanına dönmüş port numaraları, seyrek alınan yedekler... Ah, seni kalın kafa! Belki Hacker bile bu kadar korunmasız bir kurban bulabildiğine şaşırmış ve "bu işte bi pislik olmalı" diye bir an düşünmüştür kendi kendine...

Ve tabi beklenen son (deja-vu).

Bir Cumartesi sabahı tamamen paralize halde bulduk bilgisayar sistemimizi. Sunucuya bağlanabiliyoruz fakat muhasebe veya B2B programlarımıza erişemiyoruz. İnternete bağlı görünüyoruz ama hiçbir web hizmeti çalışmıyor. Sunucu bilgisayarımız, çiplerine felç etkili bir serum şırınga edilmiş gibi yattığı yerden mel'un mel'un gözlerimizin içine bakıyor. Bişeyler demeye çalışıyor ama anlayamıyoruz.

Klasik Türk sincabı refleksiyle "La bi kapatıp açalım, belki düzelir" diyorum. Hay hay, Server baştan başlıyor. Yine belli bir noktaya kadar sürüne sürüne ilerleyip sonra salıveriyor kendini yere.

SQL ile ilgili birtakım hizmetler mi başlatılamadı acaba? Kontrol ediyorum, hepsi tamam. Yerel ağ ayarları peki? Sıkıntı görünmüyor. Peki ne var, ne?

Piton var ahmak, piton!

Server'ın kök dizininde RAR formatında sıkıştırılmış 3 dosya halinde buluyorum onu. Dosyaların boyutları onlarca gigabyte. İçlerinde tonlarca sistem bileşeni. A-ha! Sincap hislerim alarm veriyor. Nihayet!

Açmaya çalışıyorum RAR arşivlerini. Şifrelenmiş. Nasıl açıcaz? Yandık!
Derken aynı dizinde REDME!!!!i.txt isimli bir metin belgesi fark ediyorum. Belge, son derece özenli yazıldığı her halinden belli olan dosya adıyla dikkat çekmeyecek gibi değil. Çift tıklıyorum bakalım ne yumurtlayacak diye. Buyurunuz, yumurta şu şekilde:




Tabi kabullenmek kolay olmuyor. Bir süre bir inkar psikolojisi içinde, kendi kendime konuyu değiştirmeye çabalıyorum:

- Hehe, salağın kullandığı Türkçe'ye bak. Dilbilgisi sıfır. Ehe. Ne biçim.

Konu değişir gibi oldu, evet, ama gerçeğin kendisi yerinden kımıldamadı maalesef: Sıçtık.

Psikolojinin kanunları kendi doğal silsilesi içinde çalışmaya devam etti; inkarın yerini kızgınlık aldı.

- Şerefsizin üslubuna bak! 'Güvenli şifre altında arşivlenmiş'. Sanki amme hizmeti yapıyor onun bunun çocuğu. Kimin verisini kime şifreliyosun olm sen?!

İşte böyle kıza söve vardım son safhaya: Kabullenme.

- N'apıcam şimdi ben? Teknik bilgi sahibi değilim ki sistemi kurcalayayım? Kaş yapayım derken göz çıkarmak var... Dur, en iyisi bir bilene sormak!

Bizim bu YEDPA'da ara sıra başvurduğumuz bir "bilgisayarcı" var, Ali. Çok derin birikimi olmasa da iyi niyetiyle elinden gelen yardımı yapan, gözü tok, gönlü zengin, güzel bir arkadaş. Alo der demez tek nefeste özetledim olan biteni. İlk tepkisi aynen şu şekilde oldu:

"YAAAaaaaaaaaaaaaaaaa...."
Panik halindeki bir yakarıştan acı içindeki bir inlemeye düşen ses tonu...
Sanki vefat haberi verdik.

Bir süre sonra toparladı Ali kendini:

- Abi, para istiycek senden.
+ Biz kendimiz sistem geri yükleme falan yapsak?
- Yok. Para istiycek.
+ En azından gelip bi baks...
- VERME PARAYI!
+ T... tamam, vermem.
- Benim iki tane firmam var, ödediler öyle. İki aydır bekliyorlar şifre gelecek diye.
+ İki aydır sistemleri çalışmadan öylece bekliyorlar mı yani?
- Hayır öyle değil ama sen sakın para falan verme.
+ Peki vermedik. N'apıcaz?
- En son yedeği ne zaman aldınız?
+ Uzunca bir zaman oldu.
- YAAAaaaaaaaaaaaaaaaağğğğ... (bu sefer sonunda can çekişme efekti de var)
+ Ali?
- Abi geçmiş olsun, herşeyi baştan kuracaksınız.
+ Olur mu yahu! Binlerce stok kartı, dünya kadar cari hesap, parası, parametresi derken ölürüz.
- Geçmiş olsun abi. Üzgünüm. Çok üzgünüm.

Yo, bu kadar kolay olmamalı!
Kimi arasak, kime danışsak?
Buldum: B2B hizmet sağlayıcımız Eryaz Software! Onlar kesin bilgilidir, deneyimlidir bu konularda.

Gerçekten de haklı çıktım; Eryaz anlattıkça anlattı. Şu yakın dönemde Hacker kardeşimizin bizim piyasada birçok firmayı sıradan geçirdiğini ve sonunda büyük ikramiyenin bize de vurduğunu öğrenmiş olduk. Bugüne kadar en ucuz sıyıran 1500 Euro'yla kurtarmış. Temiz bir 5,000 TL girdi demek ki...

Tabi tüm bunlar olup biterken saat de öğlene yaklaştı. Müşterilerden telefon yağıyor, 'sistemden sipariş giremiyoruz' diye şikayetler yükseliyor. Ön muhasebe sürekli dürtüyor "abi ne zaman fatura kesebiliriz?"... Plasiyerler isyanda, bileklerini kesecekler stok datası göremedikleri için. Lan düne kadar nasıl yürüyordu işler? 10 sene önce var mıydı bu sistemler?

Arayıp babama da haber verdim durumu. Dedim böyle böyle, ben metin belgesinde yazan Hacker adresine bir e-mail atıp soracağım ne yapılması gerektiğini.

Şirketteki bilgisayar sistemi internete imkan vermediğinden açtım i-Pad'i, başladım yazmaya. Canım i-Pad'imin otomatik düzeltmeleri sayesinde iki dakikalık işi on dakikada bitirebildim. RAR yazıyorum mesela, "hayır o RAR değil, far" diye atlıyor hemen. Anladım i-Padciğim, çomçok akıllısın da biraz müsade etsen? Hacker kardeşle konuşmamız gereken meseleler var... 

Babam da bu arada çevresindeki iş arkadaşlarına danıştı konuyu. Derken bir "uzman" numarasına erişildi. İsmi Sencer. Üfff, siber dehaymış! Kedinin fareyle oynadığı gibi oynarmış hırsızlarla. Hacker kimmiş lan! Hacker adam mıymış?

Babam dedi, bunu ara, İsmail Bey'in selamını söyle, yardımcı olacak bize.
Pek ümidim olmasa da aradım ben de:

- Nhalo!
+ Sencer Bey merhaba, ben İsm...
- Tamam! Haberim var. Ver! Ver ver adresini ver!
+ Kimin adresini?
- Hackleyen puştun! Çabuk hemen bakayım kimmiş.
+ Siz tanıyor musunuz hepsini?
- Cismen değil ismen. Hepsiyle var bir geçmişim. Geçmişini sktiklerim.
+ Ehm... Ben... Veriyorum adresi, bi saniye.
- Dur tamam verme istemez. Zaten hepsi birbirinin aynı. E-mail at oraya! Hemen at.
+ Oraya? Nereye?
- Hackleyen ibineye!
+ Ona attım zaten.
- Ne istedi pezevenk? Çok mu istedi? Pazarlık et mutlaka.
+ Daha cevap yazmadı.
- Bak hiç çaresi yok. Parayı ödiycen. Peşin söyliyim, ödiycen.
+ Ben belki başka yoldan bir çözümü olur diye...
- Yok! Ben günlerimi gecelerimi verdim arkadaşım. WinRAR firmasıylan bile yazıştım. Kıramazsın o şifreyi.
+ Belki şifre olmasa bile...
- Olmaz! Bak milletvekilinin oğlunu bile tokatladı bu dinsizler. Bilişim suçları özel tim kurdu, hakkından gelemedi. Sen mi geleceksin?
+ Demek o kadar profesyoneller...
- Yok ya ne profesyoneli. Göt göbek sahibi ergen müsvetteleri! Akşama kadar sağı solu çarpıyorlar, topladıkları parayı da sabaha kadar online kumar sitelerinde yiyorlar. Nelerini gördük biz.
+ Madem bu konuda deneyiminiz var, sizce nereye kadar zorlayayım pazarlığı?
- Zorla! Çok zorlama! Bak ben sana bunlarla geçmiş yazışmalarımı e-mail atayım. Ver adresini.
+ Ha, iyi olur. Bir fikir verir en azından. Benim adres...
- Söyleme! Telefondan mesaj at. Yalnız ben bu akşam yurt dışına çıkıyorum. Bir ay İtalya'dayım. Bana ulaşamazsın. Benim ortak var Bursa'da, olmazsa onla irtibat kur.

İş ne ara Bursa'ya uzadı, hangi ara İtalya'ya sıçradı bilemiyorum. Adresi yazıp mesajı gönderdim. Ses gelmeyince bir iki defa da aradım, açmadı. Bursa'daki ortağı kim, numarası ne, hiçbir fikrim yok. Mesaja ya da çağrıya döner mi bilemiyorum. Tek bildiğim, şapa oturduğum.

Biri diyor sakın para verme. Öbürü vericen diyor, başka yolu yok. Sistem kaput. Camia isyanda. Şap, kıçımda.

Tam bu düşünceler içindeyken, yaşadığım sürüncemeyi sezinlemiş gibi tek satırlık cevabı gönderiverdi Hacker kardeşimiz:

"$1700!"

Biri benden para istiyor diye bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi! Oh dedim kendi kendime, üstelik makul bir fiyattan açtı pazarlığı. Piyasayı düşürmek için e-mailde "sadece 3 günlük veri kaybımız var" diye yazmam işe yaramış demek ki.

Tabi hemen atlayacak değilim. Taş atmış da kolu mu yorulmuş eşşolueşşeğin, fiyatı biraz zorlayalım.
Zorlayalım da nasıl yapalım?
Adam parayı Amerikan Doları olarak istiyor ama hangi ülkenin vatandaşı acaba? Evet, önemli bir detay bu. Çinli'ye el ense çekmeyle Rus'u kündeye getirmenin teknikleri birbirinden farklı...
Nereli bu? A/S/L diye sorup işin gizemini bok etmek de var ama en güvenlisi lafı kısa kesip pazarlıkta Türk işi takılmak sanırım.

"Hacı çok istiyosun. Kolay kazanmıyoruz biz o parayı. Ama bak, helalinden bi 500'lük çalışır sana." minvalinde bişeyler yazdım.

Yemedi.
Belli ki Türk değil :Pp


Geliniz, işbu cevabı birlikte analiz edelim:

1) Kullandığı adrese ve mail'de geçen bazı karakterlere bakılırsa "gfrsbnf fgbsgfn" isimli arkadaşımız Rusya'dan.

2) Cazip teklifimize (!) kayıtsız kalamamış ve "we can lower the price a bit" demiş (fiyatı biraz düşürebiliriz).
Birinci çoğul şahısta konuşması insanda bir "hacker çetesi" algısı oluşturmuyor değil, diğer yandan muhatabımız single bir ergen de olabilir (Sencer Bey'in çok şık betimlediği biçimde).

3) İkinci cümle çok şaibeli: "but your tsyfry very small" (senin tsyfry çok küçük)
Olmaz! Bir Türk'e bu denmez! Dediğinde Türk'ün aklına ilk gelecek olan bellidir; buna "asıl seninki küçük, yavşak!" diye cevap verilir.
Tabi ben akl-ı selimi elden bırakmadım. Belli ki bu "tsyfry" her ne anlama geliyorsa Google Translate'in elinden bir şekilde kaçmayı başarmış. Minik bir araştırma sonucu öğrendim ki kelimenin Kiril alfabesindeki karşılığı "цифры". Anlamı da teklif, tutar, rakam...
(Oh, müstehcen bişey değilmiş yani :P )

4) Üçüncü ve son cümle: "$1500, and only if the payment will be fast." (1500 Dolar, o da ancak ödeme hızlı olursa)
Bak bak, gecikmeye de tahammülü yok. Prensip adamı. İşler hızlı yürüsün istiyor paşam.
Yine de pazarlığa açık olması iyi, şimdiden 200 Dolar daha kardayız. Üstelik daha güreşe yeni başladık.

Bu düşüncelerle 750 Dolar'a çıkardım teklifi. Dedim 3 günlük veri kaybı için bu bile çok fazla. Kabul etmezsen en son yedekten itibaren elle girerim kayıp verileri. 

Hayatımın en riskli blöfü olabilir bu!

Adamın cevabını beklerken bir yandan da alternatif geliştirmeye, çözüm yolları araştırmaya devam ediyorum tabi. Yoğun uğraşlar sonunda ofise bir veri kurtarma uzmanı getirmeyi başardım. Sistemi evirdi çevirdi ve teşhisi koydu: Umutsuz vaka. 

Ardından babam yanında bir başka uzmanla geldi. Onu da buyur ettik, Server'ı bir güzel harmanladı ama işin içinden çıkamadı. 1 saat sonra o da pes etti. Dediğine göre Rus arkadaş ilk olarak ayın 20'sinde çalmış kapımızı. 8 gün boyunca bizim sunucu üzerinde şifre kırıcı bir program çalıştırmış, sonunda da içeri girmeyi başarmış. Verileri arşivleyip şifrelemek için 2 gün daha beklemiş, çünkü adamlar tarz olarak fitili Cuma akşamları ateşliyorlarmış. Zamanlama bu şekilde belirleniyormuş ki hafta sonu fiyat müzakereleri ile geçsin, Pazartesi sabahı da artık anlaşma sağlanan son meblağ her neyse hesapta olsun.

Biz böyle aramızda spekülasyona devam ederken Rusya'dan karşı teklif geldi:

$1200 son fiyat!

Şu anda bile YEDPA rekoru elimizde. Bilinen en düşük rayiçten yaklaşık yüzde otuz daha hesaplı soyulacağız. Kendimizle ne kadar övünsek az! Maşallah, züğürt tesellisinin sözlük anlamıyız.

Babam "En son 1000 dolar teklif et kefereye" dedi.
+ 900 mü desek?
- 1000 de, düz olsun. Zaten onun beklediği rakam da bu.
+ İyi işte, 900 diyelim, o 1000 desin.
- Yahu direkt 1000 dolar teklif et, bir an önce şifremizi versin it!

Babamın dediği gibi yaptım, fakat "bir an önce şifremizi versin" kısmı kafama takıldı. Sonuçta adam hırsız, adam kanunsuz. Parayı aldıktan sonra şifremizi vereceğinin bir garantisi var mı?

Bu kaygımı da ekledim e-mail'e. "Sana neden güvenelim?" diye sordum, "ya şifreyi göndermezsen?"

Yanıt 5 dakika sonra geldi: "Bize güvenmekten başka çareniz yok."

Doğruya doğru.

"Son fiyat da $1100. Vereceğimiz isme Western Union ile göndereceksiniz."

Şimdi sıkı durun.
Hani sizi tanımayan biriyle iş yapacaksanız güven duygusu oluşturmak için daha önce çalıştığınız kurumlardan referans verirsiniz ya?
Bu bizim Rus da mail'inin sonuna bu tarz bir not düşmüş. Daha önceki "işlerinden" birinin telefon numarasını vermiş, "istersen buradan sorup öğrenebilirsin bizim çalışma ilkelerimizi" demiş.
Yani iş ahlakının böylesi!
Utanmasa "sözümüz senettir" diyecek, öyle vakur bir edası var haydutun.
Ne diyeyim, Allah hırsızın da namuslusunu versin.

Madem iş buraya kadar geldi, referansı yoklamanın ne zararı olabilir ki? Çevirdim numarayı.
Manisa'da bir çikolata fabrikası.
Bilgi işlem konusunda kime danışabileceğimi sordum, Veli Bey diye birini bağladılar. Konuyu özetlemek için henüz girişi yapmıştım ki Veli Bey heyecanla kesti sözümü:

- Buldunuz mu herifleri?!
+ Yok, daha çok onlar bizi buldular diyebiliriz.
- Nasıl yani sizi de mi ebelediler?

Ebelemek?

+ Biraz öyle oldu galiba. Sistemimizi kilitlediler. Firmanızı da referans olarak gösterdiler.
- Referans mı?
+ Evet, parayı alınca şifreyi vereceklerine dair bir tür güvence.
- Haa, o konuda sıkıntı yok, güvenebilirsiniz.

Sıkıntı yok?
Güvenmek?
Arkadaş, milletçe soyulmayı nasıl kanıksadıysak artık!

+ Şifreyi verdiler yani, açabildiniz arşivleri?
- Evet evet, hemen gönderdiler hiç bekletmeden.
+ Peki teşekkür ederim. İyi çalışmalar size.
- Bir saniye! Sorması ayıp, kaç Euro istediler?
+ Euro değil Dolar istiyorlar. 1700'den kapı açtılar, en son 1100'e kadar düştüler.
- Aman kaçırmayın! Çok iyi fiyat. Biz 3000 Euro ödedik yahu!
+ Geçmiş olsun size de. Bilgi için teşekkürler Veli Bey. İyi günler.
- İyi günler. Hemen gönderin, hemen.

Utanmasa "sevgi ve muhabbetlerimi de iletin" diye ricacı olacak. Neyin kafası bu? N'apıyolar o fabrikada, akşama kadar çikolata mı yiyorlar bilmem ki?

Neyse döndük kendi derdimize. Babam da tutturdu mu 1000 dolardan bir kuruş yukarı olmaz diye! Nuh diyor, peygamber demiyor adam.

- 1000 Dolar ya da bu iş yatar. Böyle yaz.
+ Baba ipler adamın elinde. Ya "canın nasıl isterse" diye kestirip atarsa?
- Atamaz. 1000 Dolar neyine yetmiyor haysiyetsizin?
+ Adam yan çizerse göçeriz baba. Bak 1100 de iyi fiyat. Gel zorlamayalım.
- 1000 yaaaaz.
+ Baba?
- 1000.
+ Piki.

Yazdım.
10 dakika sonra hacker son kararını tebliğ etti:
"1100. Western Union. Düşünün. Yarın sizin saatinizle 16:00'da burada olacağız."

Bunu yüksek sesle tercüme etmek, karşındaki barut fıçısına yanan kibrit atmakla aynı şey.

- Ne diyor dinsiz kitapsız?
+ Öüüü, şey diyor.
- NEY! Ne diyor?

Benim kibrit yanmıyor.
Kafamda birkaç düşünce var birbiriyle boğuşan, kırk satır mı kırk katır mı cinsinden.
Ben karar veremeyip geveledikçe babamın sinir katsayısı yükseliyor.

- Lan?!

Az daha oyalansam, biraz daha salağa yatsam benden ümidi kesip Sümeyye'yi isteyecek babam!
İçgüdüsel olarak ağzıma ilk geleni söylüyorum:

+ Baba bugün Cumartesi, açık Western Union ofisi nerede bulacağız?
- Ben ne bileyim oğlum, benim işim bankayla. Ne anlarım Vester Unyor'dan?!
+ Bi sorayım o zaman ben, banka transferi ya da Paypal falan kabul ediyor mu bakalım.
- Sor hemen uzamasın şu iş. Para paradır yahu!

Evet, "yarın saat 4" meselesini ve "son fiyat 1100" sorunsalını şimdilik karambole getirip ötelemiş olduk :)

"1100 olsun ama iş yarına kalmasın, ışık hızıyla transfer edicez paranı" diye yazdım.
Parayı duyunca bizim Hacker'ın kulakları hemen dikildi tabi. Yarın akşam üzeri geliriz diye ağırdan satan arkadaş direkt Western Union hesap detaylarını dökülüverdi.

Rusya - Ekaterinburg
İsim - Aleksandr Abdulbarievich Biktagirov

(ismine değdirdiğim)

Hemen internetten bir araştırma yaptım, bankaların internet şubelerinden online Western Union transferi de yapılabiliyormuş. Girdim şirketin hesabına, para var ama Western Union diye birşey yok menüde. Aradım müşteri hizmetlerini. Meğer o menü kurumsal hesaplarda yokmuş. Kahır mektubunda son sayfa.

Parayı bireysel hesabıma gönderip oradan Western Union menüsünü buldum, 1100 dolar (+ 78 dolar komisyon!) karşılığı Türk Lirası'nın kıçına okkalı bir tekme savurdum. Burdan taaa Rusya'ya kadar uçtu.

Sarıldım klavyeye, öfke kustum:
"Gönderdim paranı piç kurusu! Şimdi ver şu lanet şifreyi Allah'ın belası!"

Yo adamım, belki paralel bir evrende böyle yazabilirdim :/
Onun yerine "Para hesabınızda, onay kodu şu şu, lütfen artık gönderir misiniz şifremizi?" şeklinde istirhamda bulundum.

Ricam karşılık buldu:


Buyurun, burdan yakalım.
Biz bir taraflarımızı yırttık adama parayı yetiştirelim de yarına bütün sistem çalışır vaziyette girelim diye. Vicdansız, "bugün bankalar açık değil, pazartesi parayı çekip şifreyi vereceğiz" diyor. Bir de "üzülme, seni kandırmayız" diye teselli vermiş. Güven bunalımı da yaşıyor arkadaş; dekontun kopyasını istiyor. Allahım sana geliyorum!

Ne yapayım?
Manisa'daki çikolata fabrikasından Veli Bey'i getirdim aklıma.
Kendimi endorfin denizinde yüzerken hayal ettim.
Sonra dekontu yollayıp şifreyi acil beklediğimiz mesajını da iliştirdim.

"Baba" dedim, "bu iş tamamdır".
- Tamam mı? Geldi mi şifre?
+ Rusya'da mesai saati başlar başlamaz, öhm, 1100 doları çekip şifreyi gönderecekmiş.
- Niye hemen göndermiyor it oğlu it? Söyle! Yaz! Hemen göndersin.
+ Yazdım zaten de beklemekten başka çaremiz yok şu an.
- İyi hadi madem kapatalım gidelim. Pazartesi sabah ola hayrola.

1100 dolardaki ekstra 100'ün babamın radarına yakalanmaması, yakalansa da ceza yememesi ayrı bir güzellik oldu. "Sabah ola hayrola" çizgisine çekilmesi ise kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi (gerçi göbek üstü böyle, az biraz pişikli)...

Benim açımdan çileli bir bekleyişten ibaret olan stresli hafta sonu ağır aksak geride kaldı. Pazartesi sabah 7'de namuslu hırsızdan bir e-mail geldi: "En geç 2 saat içinde şifre elinizde!" Teaser veriyor terbiyesizin evladı!

Ve saat 9 sularında şifre de teşrif etti:
89u89u-958uf,-9230=-36i9.-6i9d6-935i68jd999999995i;45wwwwy56y6kwiy6kdxwhkxxx59

Hööh!
Bu şifrenin karşısında bizim Server şifremiz, Yadigar'ın karşısındaki Kemal Sunal gibi.

Girdik hemen RAR dosyasına, yediveren misali açıldı caanım datalarımız. Kucakladım onları. Vernellenmiş havluya sarılıp yüzünü gömen anne gibi mütebessim, çektim kokularını içime. Ve sabahın kör saatinden beri şirkette bekleyen bilişimci Mehmet Bey'i sisteme saldım, çağın ötesindeki güvenlik ve yedekleme önlemlerini alması için.

Velhasıl geldik, gördük, geçirdik.
Bu sincaba artık piton işlemez kardeşim.

(5 yıl sonra yine hack'lendi)



26 Mayıs 2015 Salı

Fevkaladenin Fevkindeyiz

Son bir haftadır memleketimde bazı yürekler kıpır kıpır. Bugün sona erecek olan bir öğretmen tayin süreci var, malumunuz. İl içi yer değiştirme yapmak isteyenler başvurularını tamamladı. Sonuçlar bekleniyor.

Kadro kısıtlı. Atanma ihtimali pek yüksek sayılmaz. Devlet büyüklerimiz de sağ olsunlar, işleri daha da "heyecanlı" hale getirmek için ilmeği iyiden iyiye daraltıyorlar. Boş kadro bulunsa dahi, sistemde kapatılmış olduklarından Türkiye'nin en iyi 41 lisesine başvuramıyorsunuz mesela. Sebep? Çünkü o liseler doğrudan Milli Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı’ya bağlanmış durumda. 

Anlam veremediniz mi? Açıklamaya çalışayım. Hani 5-1-3-3 gibi,  4+4+4 gibi futbol taktiğini andıran eğitim programları tasarlanıyor ya? İşte bu son sistemde sahaya 4-2-3-1 dizilimiyle çıkıyoruz, ileri uçta bitirici forvet olarak da formayı Kel Nabi'ye veriyoruz. Kabul, biraz garip bir sistem oldu ama gole doyacağımıza olan itimatım sonsuz.

Hem sistem sistem nereye kadar? Her şeyi sistem belirleyecekse "hamili kart yakinimdir" müessesesi ne olacak? Şimdi ben dayıma gittiğim zaman "kusura bakma yeğen, ülkede adalet diye bir şey var" mı diyecek bana? Kargalar güler.

Dolayısıyla efendim, bu en iyi 41 okul için öğretmen atama ve idareci belirleme yetkileri yalnızca ve yalnızca Bakan Avcı’ya ait. Öyle elini kolunu sallayarak giremezsin. Kimin en yüksek liyakat sahibi olduğunu en iyi Sayın Avcı bilir. Eminim en çok hak edenleri atayacaktır o okullara.

Mesela benim süper bir adayım var bakın. Eğitim işine sadece gönlünü değil ömrünü vermiş, 51 yaşındaki İ.K. isimli öğretmenimiz (gazeteler tam ismini vermediği için paylaşamıyorum) sistemin içinde hak ettiği yeri bulamayanlardan. Geçen hafta çok yazıldı, okudunuz mu?

Önce 4. sınıfta okuyan kız öğrencisine "fazla yakınlık" göstermiş, kızın ailesinin şikayetçi olması üzerine geçici olarak açığa alınmış. Bakın "geçici" diyorum, neyse ki bu emektar öğretmenin kariyerine tamamen son verme insafsızlığını yapmamışlar. 2 ay sonra yürü aslanım deyip ilçeye atamışlar.

Öğretmenimiz kararlılık göstermiş, vakur duruşunu bozmamış. Atandığı yerden kızın babasını arayıp "ben rüyamda kızınızla nikahlandım, o artık benim eşim sayılır" demiş. Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle talip olmuş kıza. Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Sıkı durun. Kızın babası polisi aramış! Neymiş, kızı 10 yaşındaymış da, öğretmenin akli dengesi yerinde değilmiş de... Bir takım iğrenç yakıştırmalar, mesnetsiz iftiralar.

Yakmışlar gül gibi öğretmeni! Karakol, mahkeme derken şu anda ceza evinde o ulu çınar. Neden? Namusuyla kız istediği için. Ömrünün sonbaharında bir tatlı huzur aradığı için. Çok gördüler.

İşte Sayın Bakanımız bu müstesna değerin, bu emsalsiz eğitim neferinin elinden tutmalı bence. Sistemin içinde hak ettiği yeri ve değeri bulamamış bu ve bunun gibi güzel insanları kendi tekelindeki kurumlara yerleştirmeli. Ancak ve ancak bu şekilde yetiştirebiliriz aydınlık nesilleri.

Tabi sadece öğretmenle bitmiyor iş. Müdür kadrosunda da aynı hassasiyet sergilenmeli. Örneğin Ermenek'te karne ortalaması yüksek öğrencilere para ödülü dağıtan İlkokul Müdürü Ümit Öztürk... Dereceye girenleri sınıfın ortasına çıkarıp başlarından aşağı para saçan Öztürk, "Bak bankadan gıcır gıcır getirttim bunları, hadi hayırlı olsun" demeyi de ihmal etmiyor. İlkokulun internet sitesinden de kamera görüntülerini yayınlıyor, tüm dünya bu parmak ısırtan uygulamaya şahit olsun diye.



Nabi Bey'in dikkatinden kaçmamalı bu özgün yaklaşım. En kısa zamanda en iyi okullardan birinin yönetim kadrosuna kaydırılmalı bu yakışıklı arkadaşımız.

Tatsız şakalar bir yana, Sayın Avcı yakın bir zamanda "eğitim sistemimiz fevkalade, dünya gıpta ile bakıyor" demişti ya hani? Bence Türkiye'de geçerli eğitim anlayışına ve yürürlükteki uygulamalara dışarıdan biri ancak şu şekilde bakabilir:



Teşekkür ederim, başka sözüm yok yargıç bey.

19 Mayıs 2015 Salı

Aman oylar bölünmesin!

Bir başka genel seçimin eşiğine vardık ey ahali.
Evet artık spekülasyonun giderek yükselip gündelik hayatın en alakasız alanlarına nüfuz ettiği günlerdeyiz. 

- Frikik için Sosa topun başında! Sosaaa... Ve yine barajdan döndü sayın seyirciler!
+ A-ha! HDP barajı geçemeyecek kesin.

Evet, çıkarımlar bu denli derin. Daha da derinleşecek.
Ve tüm bu süreç arkasına, fon niyetine, seçim otobüslerinden yankılanan veciz sloganlar ve şahane besteler eşlik edecek. 
Ne güzel, hoparlörlerde inleyen nameler ruhumuzu sarıyor. Dört bir yanda düğün dernek havası, şenlik içinde yaşıyoruz, bir de halimizden şikayet ediyoruz.

AKP'nin seçim şarkısını duydun mu mesela?
Sözlerinden bir kuple vereyim, belki çıkarırsın:

Adam kim?
Yiğit kim?
Doğru kim?
Dürüst kim?
Kim kim kim kim?

Evet, hepimizin arayışını ne de güzel yansıtıyor.
Daha ne şarkılar var, hepsi birbirinden güzel.
Benimse bu aralar seçim denince tek bir şarkı geliyor aklıma.
Hani Ayça diye bi kız söylüyordu bunu.
(Sözlerin halen nasıl ezberimde kalabildiğini sormayın rica ederim)

Buraları yıkılıyo, benden yıkılıyo. Hergün peşime bıyıklı takılıyo.
Ben seni seçtim, tahminin doğru...

Kimi seçeceğiz, tahminimiz doğru olacak mı bilemem ama ilk iki dize birebir örtüşüyor gündemle:
Memleket yıkılıyor mu? Check.
Her taşın altından bir siyasi fırlıyor mı? Check.
Dört bir yanımızı saran adayların yüzde doksanı bıyıklı mı? E ona da Check.

Hadi sadede gelmeden önce şu bıyık meselesi üzerine makara yapalım biraz :)
Bir bakalım hatırlayabildiğimiz geçmişe... 
Turgut Özal'dan başlayalım mesela. Yıldırım Akbulut, Bülent Ecevit, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu... 
Bıyık şov!
Başbakan seçilebilme şartları arasında gizli bir "bıyıklı olma" maddesi mi mevcut acaba?

Nasıl bir sırrı var bu bıyığın bilmiyorum ama DNA'sı elverse Tansu Çiller de bırakacaktı, ondan eminim.
Mesut Yılmaz'ın ise köse olduğundan şüphem var.

Türkiye'yi bırakıp dünya liderlerine bir göz atalım. Allah Allah, yüzde doksanında bıyık yok. İnsan sormadan edemiyor: Bu nasıl devlet adamı ciddiyeti? Ergen gibi ciscillop kürsüye çıkıp halktan nasıl oy isteyebiliyorlar? İnanılır gibi değil, ama bıyıkta bir keramet olsa biz kalkınma anlamında çoktan geride bırakmış olmaz mıydık bu ülkeleri?

Dönelim yine kendi topraklarımıza, bu seçimin adaylarına bakalım...
İktidarı, muhalefeti yine küllüm bıyık.Bok var o bıyıkta çünkü!
Eksik olsun kardeşim.

Arada bir Selahattin Demirtaş göze çarpıyor, o da terörist olduğundan benim için klansman dışı.
N'apayım şimdi, gidip sırf bıyıksız azınlık diye Devlet Bahçeli'ye mi oy vereyim? Yok, olmaz. Adam muhalefet lideri olarak çok sevimli, pek nükteli. İktidara gelse büyüsü bozulur kesin.
O halde Emine Ülker Tarhan?
Evet?
Hayır?
Olmaz değil mi? 

Şimdi oylar bölünmesin.
Tabi.

Hah işte, ben de tam olarak bundan söz etmek istiyorum aslında. Hatta bak, asıl konuya parmak basacağımdan ciddileştim bir anda; koltukta daha bir dik oturuyorum ve gözlerinin içine bakıyorum şimdi. Derdim: Muhtar seçimlerinde bile bir kısım "aydın insan" tarafından bozuk plak gibi sayıklanan (hatta kibarca dayatılan) "Haydi arkadaşlar, safları bozmuyoruz, bütün oylar CHP'ye" sorunsalı...

CHP dediğin nedir, ona bakalım önce.
Balık baştan kokar, değil mi?
Öyleyse lideri bir değerlendirelim hele.

Dost acı söyler, kusura bakma arkadaşım.
Kemal Kılıçdaroğlu dediğin, kendi oy vereceği sandığı bulamayacak kadar sapsız, yürüyen merdivene tersten girecek kadar da beyinsiz bir arkadaş.



Videoya gel. Bikere ters yöne giriş zihniyeti ofsayt.
"Ben liderim, doğru yönden inmeye tenezzül etmem, basit insanları beklemem." mantığı.
Hadi bir hata yaptın, ama merdiven çalıştı sayın başkan. Mazallah, düşeceksin kafanı yaracaksın...
Ama vazgeçmek yok, hatada ısrar var.

Sen de bu dengesizin kayığına biniyorsun ya 3 seçimdir.
Hatanda ısrar edecek misin?
Yoksa doğru yönde yürüyenlere bu sefer bir şans verecek misin?

Bu lider ki AKP yasa üstüne yasayı meclisten geçirirken, günbegün mutlak güç haline gelirken "Alkışlıyoruz!" sloganıyla mitingler düzenledi. Bu parti ki 3 seçimdir sürdüregeldiği acziyeti miting meydanlarında seçmenlere alkış tutturarak taçlandırdı.

Buyurun, şu ciddiyete de alkış tutalım o zaman:

















Şimdi adama sorarlar:
Yahu oy mu istiyorsun, çocuk mu eyliyorsun?
Vatanın bekası mı senin derdin, caps furyası mı?
İşin daha da acı tarafı, şu "retro kampanya" işinin tamamen arak olduğu da ortaya çıktı. Yani yumurtladığın zırva bile çalıntı.

Sen bu halinle ciddi ciddi bu ülkeye hukuksal düzen getirmeye talipsin, değil mi?
Bu yüzden ay başında hukuken yasaklanmış olmasına rağmen, rızamı gözetmeden, onayımı almadan 3 adet spam mesaj gönderdin bana.

1) Sabahın köründe:
19 Mayıs bayramımızı 19 Mayıs Salı saat 14:00'te il başkanımız Sayın Murat Karayalçın'ın katılımıyla Ümraniye Çarşı Meydan'da halk konseri ile kutluyoruz.

2) Yetmedi, akşam üzeri:
19 Mayıs (yarın) saat 09:30 Kaymakamlık bahçesi Atatürk Anıtı'na çelenk koyulacaktır. Saat 14:00 Ümraniye Çarşı Meydan'da il başkanı Sayın Murat Karayalçın'ın katılacağı seçim irtibat bürosu açılışı ve halk konseri.

3) O da kesmedi, bu sabah:
19 Mayıs kutlaması için Ümraniye Çarşı Meydan hazır. Saat 13:00 il başkanımız Sayın Murat Karayalçın geliyor.

Şimdilik bu kadar. Ama akşama son bir mesaj bekliyorum:
Valla çok şey kaçırdın. Acayip eğlendik, bol bol alkış tuttuk, halk konseriyle koptuk. Neyse unutma bak hukuk devleti için oylar CHP'ye!

Alınma ama sevgili CHP, karşı gibi durduğun iktidarla o kadar çok ortak paydan var ki... Kısaca, güvenmiyorum sana.

Nasıl güveneyim? Dünyadan haberi olmayan boş beleş adamları aday diye sürüyorsun önüme.
















Bu kahraman kardeşimiz, üniversite harçlarının -ikinci öğretim hariç- çoktan kalktığı konusunda malumat sahibi olmayabilir mi? Yok canııım, "AKP güzel kaldıramadı, biz iktidar olunca önce tekrar yürürlüğe koyup sonra enfes biçimde kaldırıcaz" demek istiyor olmalı.

Bir de afişlerde hep bir Yeni Türkiye vurgusu var ki belki en çok kızdığım da bu... Yahu iktidar partisi zaten "yenilemiş" yenileyeceği kadar, sen de Eski Türkiye için savaş! Tarımıyla hayvancılığıyla kendi kendine yeten, belli bir ülküsü ve birlik duygusu olan, çocuklar için şarkı besteleyen Barış Manço ve Kayahan gibi güzel insanların olduğu, en basitinden Fenerli ile Cimbomlunun aynı stadda maç izleyebildiği günleri özledim olm ben!

Neyse, duygusallaşmadan...

Daha onlarca sebep sayabilirim ama CHP'ye neden inanmadığımı anlatmak için bu kadarı yeterli olacaktır sanırım. Sen kardeşim, tüm bu sebeplere karşın yine de CHP'ye oy verebilirsin. Anlarım. Benim yerdiğim gibi sen översin. Kendince ikna olduğun, ışık gördüğün noktalar vardır, bana saygı duymak düşer.

Benim kimyamı bozan, insanların seçimleri değil zaten. Bu seçimler için kullanılan argüman: "Aman oylar bölünmesin!"

Yani diyelim ki CHP'den bir cacık olmadığını, olamayacağını düşünüyorsun. Tazecik filizler de var Anadolu Partisi gibi, ne bileyim Vatan Partisi gibi... Farkındasın.
Ama birileri olmaz diyor, bölme o kör olası oyları. Sen oyları bir arada tutarken vatan gitti elden, saf saf dağıldı, kaç parçaya bölündü, sen oyları aman bölmeyesin!

3 seçimdir ne değişti kardeşim? Oyları bölmedin de erozyonu önleyebildin mi? İktidar partisi her geçen gün daha bir semirmedi mi? Bugün mutlak monarşiye oynayacak hale gelmedi mi? Senin ana muhalefet partin bunca zaman ne yaptı? Halktan kopuk, özü bozuk, şarlatan siyaseti.

Ama bölmeyelim ya! Mazallah, yobazlar yer bizi sonra.
Peki, Türk Dil Kurumu'na göre yobazlığın tanımı nedir biliyor musun?

Yobaz: Bir düşünceye, bir inanca körü körüne bağlı kimse.

Bir dön bak bakalım aynaya. 
Oylardaki %0,1'lik sapmanın matematiğini yapan sevgili arkadaşım, bence sen savaştığını sandığın kesimden çok daha yobazsın. Söyle bana: Hukuku, demokrasiyi istatistikle ölçebilir misin? Çocuklarının geleceğine yüzde üzerinden değer biçebilir misin? Neyin matematiğindesin?

Senin yobazlığın yüzünden çöreklendiği yerde kök saldı CHP'nin kiyafetsiz yönetim kadrosu. Senin sağladığın suni destek sayesinde koltuğunu korudu. Sen değişmediğin, oyunu sakınıp alternatife yönelmediğin için böylesi şımardı. 

Hadi dün alternatif yoktu be kardeşim. E bugün var? İzin ver, bu milletin sinesinde bir yerleri olduğunu bilsin yeni tohumlar. Cesaretlerinin karşılık bulduğunu görsünler, daha cevval olsunlar. Topladıkları destekten güç alsınlar, yarın ayakları üzerinde daha sağlam dursunlar. Varsın meclise giremesinler bu sefer, üçtür mecliste "alkış" tutanları yerlerinden etsinler.

Ancak böyle yeşerir demokrasi. Ancak bu şekilde gerçekleşir köhnemiş olandaki kan değişimi. Düz mantık, partizanlık seni eninde sonunda "padişahım çok yaşa" günlerine taşır. Aha geldik, gidiyoruz. İstediğin bu mu gerçekten?

Ben ne istiyorum peki? Kime oy vereceğim?
İnan henüz netleşmedi.
Yalnız kime oy vermeyeceğimden eminim şimdilik.
Bir de oyları böleceğimden...
Bu da bir başlangıç.

Bir süre daha gözlem yapacağım.
Bakalım kimin seçim otobüsü kulaklarıma daha candan tecavüz edecek, kim benim vergilerimle dağı bayırı flamaya boğup gözlerime bayram ettirecek, kim daha çok afiş bastırıp çevreye en duyarlı benim mesajı verecek, bakacağım.
Bir karara vardığımda paylaşırım seninle. 

14 Mayıs 2015 Perşembe

Havuçtan Baklava, Kabaktan Pasta

Şeker...
3 beyazın en azılı olanı, vahşi batının bütün doktorları tarafından başına en fazla ödül konanı...
Şeker: Sinsi düşman.
Koynunuzdaki yılan!

Bu var ya bu... Göbek bağlamanızın tek sebebi.
Tamam spor falan yapmıyor olabilirsiniz ama suçu kendi tembelliğinizde aramayın sakın. Çeyiz gibi biriktirdiğiniz o kalorilerin bütün müsebbibi, adına şeker denen şu beyaz zehir!


Kan hücrelerinizi bozup sizi amansız hastalıkların pençesine sürükleyen şey, ne şehre hakim olan havanın kirliliği ne de genetik mühendislerinin gıda üretim teknikleri. Suçlu olan, şeker.

Sigarası alkolü, siniri stresi falan hikaye. Şeker! Sizi erken yaşlandıran da bu, karaciğerinizi yağlandırıp yoran da... Cildiniz tonla zehirli kimyasal içeren makyaj malzemelerinden değil, şeker denen vicdansızın ettiklerinden kuruyup kaldı öyle. Ah boyu devrilsin, yüzünüz soldu o kör olası şeker yüzünden!

Güya "tatlı", ama ağzınızın tadını kaçırıyor işte mendebur. Hiç boşuna florüre güvenmeyin, fırçaya macuna bel bağlamayın. Şekeri kovmadıkça kanal tedavisi senin, porselen dolgusu benim, kapı kapı dişçi dolaşmaya mahkumsunuz. Evet evet, diş ve diş eti sağlığı diye bir şey yok. Şeker var!

Çocuklara bile insafı yok namussuzun. Biliyor musunuz, televizyon, iPad falan hikaye; çocuklarda dikkat bozukluğunun asıl sorumlusu şekermiş. Siz onlara ilginizi ve sevginizi vermeseniz de olur, bir mengeneye yerleştirip iyice sıkın sıkıştırın yavrucakları. Davranış bozukluğu, hiperaktivite gibi istenmeyen durumlar oluşursa aman hatayı kendinizde aramayın. Tetikleyen başlıca unsur şekerdir.

Hafıza kaybına bile neden oluyormuş, arsıza bakın siz! Dijital çağın düşünce tembelliği ya da armut piş ağzıma düş kültürü değilmiş yani kabahatli olan. 2+2'yi bile cep telefonunun hesap makinesine sormaya devam...

Daha neler neler söyleniyor da bakmayın dedikodu olmasın diye anlatmıyorum.
Ağzı olan konuşuyor, nasılsa şeker cevap veremez diye.
Aslına bakarsanız arkadaşlar...

Dünya dünya olalı böyle günah keçisi görmedi.

Ama ben bu cadı avını örgütleyen elebaşlarını da tanıyorum tabi.
Bakınız birini şuracıkta ifşa edivereyim:






















Bildiniz mi bunu?
Yahu deli bu deli.
Bakışı bakış değil bikere.
Kuyuya iniyorsunuz ya bu ve bunun gibilerin ipiyle...
Çikolata düşmandır deyip havuçtan baklava, kabaktan pasta yapıyorsunuz ya...
Yani şartlarınız dört dörtlük, sağlıklı yaşam koşulları tam tekmil, bir de şu şeker olmasa...
"Her kuşu bildik, bir leylek kaldı" sorunsalı.

Az bi durun ama, bi kafanızı çevirin.
Bakın ne var burada..
Endorfin!
Duymamış olamazsınız.
Şu meşhur hormon. Hani beyin dokularımız tarafından üretilen... Vücudumuzdaki herhangi bir ağrının şiddetini azaltmak için sinirleri uyuşturan o maharetli şirin, o akıllı bıdık...
Morfinden yaklaşık 30 kat daha etkili olduğu için "mutluluk hormonu" olarak da anılan bu arkadaşımız, bilimsel bulgulara göre en çok da şekerli (!) ya da baharatlı besin tüketimi, heyecan, egzersiz ve orgazm durumlarında artış gösteriyor (sonuncuyu bi ara sansürlerim :Pp).

Şimdiii...
Beynin endorfin salgısını tetikleyen, bedenin gevşemesine ve mutluluk hissi duymamıza önderlik eden halk kahramanına siz diyorsunuz ki vatan haini!
Neymiş, 3 sene daha uzun yaşayacakmış!
30 sene fazla yaşasan ne olur lan?
Ne anladın yaşamaktan, kadife gibi keşküle kaşık sallamayacaksan?

Kaldı ki, uzun ömür olayı da muallakta.
Belki kaldırımda yürürken tren ezecek seni, belki kırda gezerken kafana piyano düşecek?
Onu bırak, hani şu sözünü ettiğin amansız hastalıklar var ya, nedir onların en büyük ilacı?
Efendim?
Mutluluk değil mi?
Yüksek moral. Pozitif psikoloji.
Biri endorfin mi dedi?

Valla zoruna gitmesin kardeşim, ben çikolatamı da yicem, şerbetime de banıcam, bi de senden çok yaşıycam.
Sen enginara pırasaya abanıp 40'lı yaşında kocarken ben Sütlü Nuriye'yle aşk yaşayıp hep genç kalıcam!
Boşuna mı demiş şair:

"Neş'eli ol ki genç kalasın. Bu dünyadan da zevk alasın."

Şimdi canım kardeşim, ekranın başından kalkıyosun. Gönlünün o en çok istediği şeyi gidip alıyosun, aaaaafiyetle, nispet yapar gibi, ağzını şapırdata şapırdata yiyosun. Acelesi yok, bana sonra teşekkür edersin.

Bu arada benim canım da bi dondurma çekti ki sorma. Şu klavyeyi kenara bırakıp bi bakayım buzlukta bişey kalm......
















Bak ya, sen hala konuşuyor musun orda?
Ömrümüzü yedin bık bık.
Kıdemli ruh hastası.
Allah'ın kabaktan pastası.
Sıs!




31 Mart 2015 Salı

Efendim cereyanımızı kestiler

Bizim ufaklık bugün okulda elektrik üretimi için kullanılan kaynaklar ve evimizdeki elektrikli aletler konulu bir sunum yapacaktı. İster misin tam sınıfa dönüp "merhaba arkadaşlar" diyeceği sırada gitsin elektrik? Böyle olduysa güzel yurdum barındırdığı emsalsiz ironilerden birini de o an sınıfta bulunan minikler için sergilemiş demektir :)

Hazırlıksız yakalananlar bir tek minikler değil elbette.

Ruslar yaptı. Kesin.
Planlı bu canım. Doların yükselişini durdurmak için...
İran'ın oyunu. Çok net.
PKK Keban barajını patlatmış.
Cumhuriyet savcısını rehin alanlar elektrik sistemini hack'lemiş.
Paralel güçler ana hatlara sabotaj yapmış.
Seçim oyunu bütün bunlar. Bariz yani.
EMP yedik ey ahali!

Beklenmedik enerji kesintisini müteakip 1-2 saat içinde duyduğum kesin (bakın, olası demiyorum, kesin!) sebeplerden bazıları bunlar.

Eh, takvimlerin 31 Mart'ı devirdiği bu dingin saatlerde, bazen koca bir 1 Nisan şakasını andıran bu çılgın memlekette, analiz-tahlil sırası nihayet bendenize de gelmiştir diye umuyorum. Ve sevgili arkadaşım, yüksek müsaadenle ben bu garip günün -kendimce, naçizane- tek gerçek sebebine işaret etmek istiyorum.

Öncelikle not düşmem şart tabi; insanları dış görünüşleriyle yargılamaktan nefret ederim. Yargılayanlarla da pek geçinemem. Gel gelelim bu gece küçük bir istisna yapıp şımartacağım kendimi. Ve şu sıfata dikkatlice bir bakmaya davet edeceğim seni:

















Şimdi samimi söyle:
Elektrik aldın mı? :)
Valla ben almadım. Alamıyorum.
Şu karizmatik suratın kıvrımlarında, şu sofistike bakışların dehlizlerinde her ne enerji kırıntısı mevcutsa bana uzak, bana meçhul kardeşim.
Gel bir daha bakalım:





















I-ıh.
Yok abi.
Çevir sesi bile gelmiyor.

Şimdi sen bilmezsin (gerçi bizim ufaklığın sunumu olmasa ben de bilmeyecektim); o dev türbinlerde enerji üretmek için kullanılan doğal kaynaklar 'yenilenebilir ve yenilenemeyen' olmak üzere ikiye ayrılıyormuş. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir türden 'yeşil' kaynaklar, çevre dostu üretim sağlıyormuş. Çok fazla kirli atık oluşturup çevreyi tehdit etmesiyle ünlü kömür tarzı fosil yakıtlar ise yenilenemeyen kaynak sınıfına giriyormuş. İnsan sağlığına ve şehirlerin güvenliğine en şiddetli tehlikeyi oluşturan uranyum da öyle...

Peki kömür ve uranyum gibi kötü şöhretli tabii kaynaklar için şu yorumları kim yapmış olabilir acaba?

- Kömürün politik enstrüman olarak kullanımı ve çevresel açıdan zararları hakkındaki soruya: "Bazı arkadaşlar diyor ki 'niçin kömür dağıtıyorsunuz?'. Yani kozalak mı dağıtalım vatandaşımıza?" (12.07.2013)
- Uranyum politikası ve Türkiye'de kurulması planlanan nükleer güç santrallerinin tehlikeleri üzerine: "Bekarlık, nükleer enerjiden daha tehlikeli. ABD'de bekarlar evlilere göre 6 yıl daha az yaşıyor." (05.04.2011)

Evet, doğru tahmin ettin (ettin di mi?):
Sevgili 'tabii kaynaklar' bakanımız Taner Yıldız bu.
Yukarıdaki karelerde nur yüzüyle müşerref olduğun devlet adamı.
Hani seçim zamanı elektrikler kesilince "trafoya kedi girdi yaw" diyen adam...
Hani ihmali yüzünden göçen Soma'da takım elbisesi kirlenir diye madencilerin elini bile sıkmayan bakan...

Hah işte bu arkadaşımız gibiler yüzünden düşüyor enerjimiz. Bu gibi yontulmamış arkadaşlar yüzünden dönüyoruz yontma taş devrine. Çaktın?

Bak meseleyi biraz daha açayım...
Bir fotoğraf daha koyayım önüne:














Bu kim, bildin mi?
Meyhane-rock akımının son neferi?
Kadıköy-Kartal hattının bıçkın minibüsçüsü?
Eyüpspor'un tribün lideri?
Facebook'tan günde on kıza bu pozu yollayıp "tanısan seversin" yazan abazan apaçi?
Hm?

Yok, değil hiçbiri.
Bu arkadaş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın atadığı son danışman.
Evet, buna danışacak koskoca bakan!

Çiçeği burnunda bakanlık müşavirimiz Alaattin Ünüvar, 25 yaşında. Yağmaya Ankara'dan katılıyor.
Atılım Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisi...
Rutgers University Preparation (yani, bildiğin hazırlık) okumuş bir aslan parçası...
Engin akademik ve profesyonel birikimi ile sayın bakana ışık tutacak.
AKP Gençlik Kolları'nda görev almış, dile kolay. Biliyorsunuz, bu gençlik kollarının kurucu murahhas azalarından birisi Nikola Tesla idi. Elektriği iyi bilirler.
TBMM Sağlık ve Çalışma Komisyonu Başkanı (komisyona gel bu arada) Sayın Necdet Ünüvar'ın oğlu kendisi... Ama tabi bunun hiç ilgisi yok atamayla. Alaattin'in referansı Tesla.

Demem o ki sevgili arkadaşım...
Gavurun meritokrasi, bizimse liyakat olarak adlandırdığımız sisteme bu kadar aykırı gidiliyorsa, titrine bakılmaksızın sırf yandaş diye ne kadar cibiliyetsiz varsa bir çatı altına toplanıyorsa, ve sen bu sırtlanların av partisine ağzın bir karış açık bakmaktan ötesini yapamıyorsan elbette ki çökerler bu memleketin boğazına.
Elbette bugün elektriğin kesilir, yarın ekmeğin... öbür gün kellen.

Sen daha MOSSAD'dasın, Fethullah'tasın. Beyhude düşman arayışın.
Hani demiş ya adamın biri: "Sen gibi dostum varken neme gerek düşman?"
Şu gözünün önündeki 3 resme derin derin bir bak da akıllan.

İyi geceler hadi.







15 Ocak 2015 Perşembe

Uyuyan Umut

Peşin not: Az sonra okuyacak olduğunuz yazı belki de bu blogda en çok yersiz tepki toplayanlardan biri... Sebep belli: İroni. Daha doğrusu, ironiyi anlayamama illeti.
O yüzden hiç yapmadığım bir şey yapıp -Bilal'e anlatır gibi-
kırmızı ünlemler serpiştireceğim kinaye yaptığım yerlere. Bundan sonra bana gelmeyin rica ederim, "İslam'a hakaret ettin" ya da "Dincilere iyi giydirdin" diye... 



Son zamanlarda beyin hücrelerime fazla mesai yaptıran birden fazla konu var. Düşündükçe içinden çıkamıyorum; kıyıya doğru attığım her kulaç beni açık denize sürüklüyor. Öyleyse diyorum, düşünmeye bir ara vereyim. Kendimi akıntıya bırakayım. Sonunda boğulmaz sağ kalırsam eğer, bakarım dalgaların beni hangi adanın sahiline vurduğuna… 

Uyuyorum. Bol bol uyuyorum. Beynime ve bedenime ceza verircesine geç saatlerine kadar zorladığım her gecenin acısını çıkarıyorum. Ama bir yanım kapamıyor işte gözlerini. Dünyanın bir yerinde düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan 12 kişi öldürülüyor. Dilimizde “Je suis Charlie”, renk değiştiren bukalemun misali hemen değiştiriyoruz pasaportları. Aynı biz, dünyanın başka bir yerinde nefes alıp verme özgürlüğünü kullanan düzinelerce insan katledildiğinde aynı duyarlılık ve insanlık onuruyla “Je suis Abdullah” falan diyememiştik ama olsun.

Pırıl pırıl sokaklarda efil efil kumaşlar kuşanmış modern Avrupa insanı dururken kim takar çölün ortasında götü açık takılan Bedevi’yi. Öyle değil mi? (!)

Charlie dediğimiz adam tuvaletini bile yerden 1200 metre yükseklikte bir plaza klozetine bırakırken Abdullah’ın varoş çocuğu takılmasının sebebi ne peki? İslam olsa gerek. (!) Bana tek bir müreffeh medeniyet gösterin, Müslümanlık sayesinde kalkınmış olsun...

(Gösteremedi)

Niye yok acaba?
Sorunun nerede olduğunu gösterecek kadar bilgi ve birikim sahibi değilim açıkçası. Ama çözüme nereden başlanması gerektiğine işaret edebilirim. Bunun için İslam’ın ilk yayılmaya başladığı günlerde yaşanmış bir olayı aktaracağım sizlere. Buhari, Müslim, Tirmizi ve İmam Malik gibi büyük muhaddisler tarafından sahih olduğu tescillenmiş bu olayın konuya gayet güzel ışık tutacağına inanıyorum:


Başlangıç > 18:26 

Bir sabah Hazreti Muhammed terler içinde uyanıyor. Amcası Ebu Bekir’e Kureyş’in her kabilesinden bir ileri geleni gün batımına kadar huzuruna getirmesini istiyor. Haberler salınıyor, o akşam güneş kavuşmadan temsilciler Peygamber’in huzuruna varıyor. Peygamber:

“Ey Kureyşliler”, diyor. “Rüyamda kendimi Cehennem ateşinde yanarken gördüm.”

Peygamberin huzurundakiler dehşete kapılıyor. İçlerinden en yaşlı olanı:

“Nasıl olur ya Muhammed? Şüphesiz ki aramızda ateşe en uzak olan sensin!”

Hazreti Muhammed hemen oracıkta bulunan ağaç kütüğüne işaret ediyor ve kütük bir anda alev alıyor. Hazır bulunanların şaşkın bakışları arasında Peygamber şöyle diyor:

“Kur’an’a andolsun ki ben ateşe işte bu kadar yakınım”.

Ve devam ediyor:

“Rüyamda Mahşer gününde kendimi karanlıklar içinde yapayalnız gördüm.”

Yine hâzirundan biri (rivayete göre Ebû Zekeriyya ibni Yahyâ) atılıp:

“Ya Habib, alemler kimin yüzü suyu hürmetine yaratıldı? Sen dünyaya bağışlanmış bir nur iken karanlık sana nasıl yaklaşabilir?” diye soruyor.

Yüce Peygamber avuçlarını birbirine çarpıyor ve bir anda dört bir yana puslu bir karanlık çöküyor. Karanlığın içinde O’nun sesini duyuyorlar:

“Bir ilim ve hikmet kaynağı olan Kur’an’a yemin olsun ki karanlık bana işte bu kadar yakındır.”

Bitiş > 18:32


İşte sıkıntı tam olarak burada bence.

İslam coğrafyasının vebası, tam 6 dakika içinde bir tarafımdan uydurduğum şu deli saçmasını sahih hadis diye yutmaya hazır milyonlarca Abdullah’ın varlığıdır. Asıl ironi ise, bu milyonlarca Abdullah arasından “sahih” hadislere göre Peygamber’in “bizden değildir” dediklerini ayıkladığımızda ortaya çıkıyor: Bu kadar evrensel, bu denli kapsayıcı olması gereken bir dinin peygamberi “gözünün üstünde kaşı olanlar bizden değildir” raddesinde dışlayıcı bir tavır sergilediğinden (!) dünyada Ümmet-i Muhammed’i temsilen tek bir kişi bile kalmamış oluyor :)

Kur’an-ı Kerim dediğin de Abdullah gibi bir şey işte; sureti var, kendi yok. (!) Alt tarafı 604 sayfalık el yazmasından din-i İslam’ı bütünüyle anlatmasını bekleyebilir misin? (!) Yüz binin üzerinde talebe yetiştirmiş İmam-i Nevevi Hazretleri dururken kılıfında duvara asılmış uslu uslu uyuyan bir kitaba mı itibar edeceğiz? (!)

E doğru.

Ben de akla ve bilime gönül vermiş her medeni insan gibi kendimi aslında var olmayan bir Abdullah yerine kanlı canlı Charlie ile özdeşleştireceğim. (!) Ve gözlerimi kapatıp biraz daha uyuyacağım. Düşünmek acı, uykuysa tatlı çünkü…